Bir kadının öldürülmesi yalnızca bir bireyin yaşamının son bulması değildir; aynı zamanda insanlığın ortak vicdanında açılan derin bir yaradır. Her kadın cinayeti, toplumun değerler sistemine yöneltilmiş sessiz ama sarsıcı bir sorudur: İnsan olmak ne demektir?
Felsefe bize şunu öğretir: İnsan, yalnızca var olan bir varlık değildir; aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Bir insanın varlığı, diğer insanların varlığıyla anlam kazanır. Bu yüzden bir kadının yaşam hakkı elinden alındığında, yalnızca o kadının özgürlüğü değil, hepimizin özgürlüğü eksilir. Çünkü özgürlük bölünemez bir değerdir; bir yerde yok edildiğinde, aslında her yerde zayıflar.
Kadınlar Günü’nü tam da buradan okumak gerekir. Bu gün yalnızca kutlama günü değildir; hatırlama ve sorgulama günüdür. Kadınların görünmez kılınan emeğini, bastırılan sesini ve elinden alınan yaşamlarını düşünme günüdür. Tarihler boyunca tüm kazanımlarını uğruna büyük mücadeleler vererek elde eden kadınlar geldiğimiz noktada en insani hakkı olan "yaşam hakkını " koruma mücadelesine mecbur bırakılmıştır. Şiddete maruz kalarak yaşamdan kopartılan , katledilen kadınların oranı her geçen gün artmaktadır. Öyle ki 2008 yılında şiddetten ölen kadınlar için dijital platformda "anıt sayacı" oluşturulmuştur. Sayaca yazılan kadın isimlerinin her geçen yıl artarak çoğaldığı görülmektedir. Yani kadınlar her gün şiddetle eksilmektedir.
Peki kadınlar neden bu hale mecbur bırakılmıştır ? Bu soru Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünde yanıt bulmaktadır. Bu söz toplumun kadın kimliğini nasıl şekillendirdiğini ve çoğu zaman nasıl sınırladığını gösterir.Kadın cinayetleri ise bu sınırlamanın en karanlık noktasıdır. Bir insanın başka bir insan üzerinde sahiplik kurabileceği düşüncesi, özgürlüğün inkârıdır. Oysa etik düşüncenin en temel ilkelerinden biri şudur: Hiçbir insan başka bir insanın hayatı üzerinde mutlak bir hakka sahip değildir.
Kadın cinayetlerinin giderek görünür hâle geldiği bir dünyada, mesele yalnızca bireysel suçlar meselesi değil; aynı zamanda toplumsal düzenin, kültürün ve iktidarın kurduğu anlam dünyasının da bir yansımasıdır. Çünkü hiçbir şiddet, tamamen boşlukta doğmaz.Toplumda kurulan her iktidar ilişkisi, insanların birbirine nasıl davranacağını da dolaylı olarak şekillendirmektedir. Yasalar, söylemler, eğitim politikaları ve devletin kullandığı dil, bireylerin dünyayı nasıl anlamlandırdığını belirleyen güçlü araçlardır.İktidarın kadınlara dair kurduğu söylem ve geliştirdiği politikalar, toplumsal zihniyet üzerinde derin etkiler bırakır. Kadını çoğu zaman yalnızca aile içindeki rolüyle tanımlayan, onu kamusal alandan çok özel alanla ilişkilendiren politikalar; kadının birey olarak değerini gölgelemektedir. Bu tür bir yaklaşım, kadını özgür bir özne olmaktan çok korunması gereken ya da kontrol edilmesi gereken bir varlık gibi konumlandırmaktadır.
Oysa insanın en temel değeri, onun özgür ve eşit bir özne olmasıdır. Bir kadının varlığı, yalnızca anne, eş ya da kız çocuğu kimliğiyle değil; kendi başına bir insan olarak anlam kazanır. İktidarın kadın politikaları da tam olarak bu noktada belirleyici hâle gelir: Eğer bir politika kadını bağımsız bir birey olarak güçlendirmiyorsa, toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretme ihtimali ortaya çıkar.
Kadınlar Günü’nün anlamı da burada derinleşir. Bu gün yalnızca çiçek verilen bir kutlama günü değildir; aynı zamanda toplumsal yapıyı sorgulama günüdür. Kadın cinayetleri bu sorgulamanın en ağır ve en trajik boyutunu oluşturur. Her kadın cinayeti, yalnızca bir yaşamın kaybı değildir; aynı zamanda toplumun adalet duygusunda açılan bir çatlağı temsil eder. Çünkü bir toplumda bazı hayatlar diğerlerinden daha az korunuyorsa, o toplumda eşitlik henüz gerçekleşmemiştir.
Esasen bu mesele yalnızca tek bir ülkeye de ait değildir. Dünyanın birçok yerinde kadınlar ve kız çocukları, hem ataerkil kültürlerin hem de siyasal güç mücadelelerinin içinde kırılgan hâle getirilmektedir. Savaşların, otoriter düzenlerin ve politik hesapların bedelini çoğu zaman en savunmasız olanlar ödemektedir.
Bunun en acı örneklerinden biri yakın zamanda İran’da yaşanmıştır. Ülkenin güneyindeki Minab kentinde bulunan bir kız ilkokulu bombalanmış; çoğu 7–12 yaşları arasında olan çok sayıda kız çocuğu yaşamını yitirmiştir. O gün sınıflarında oturması gereken çocuklar, savaşın ve iktidar mücadelelerinin ortasında hayatlarını kaybederken, aynı zamanda geleceğin, umudun ve bir toplumun henüz kurulmamış ihtimalleri yok edilmiştir.Çünkü her çocuk, henüz gerçekleşmemiş bir dünyanın ihtimalini taşımaktadır.
Yalnızca kendi ülkemizde öldürülen kadınları değil; dünyanın başka yerlerinde hayatını kaybeden kadınları ve kız çocuklarını da hatırlamak gerekir. İran’da bombaların altında kalan o küçük kızları, okula gitmekten başka hiçbir “suçu” olmayan çocukları anmak gerekir. Bu yüzden bugün, Kadınlar Günü kutlama değil yalnızca anma günü niteliği taşımaktadır.
Ne zaman ki bir kadının korkmadan yaşayabildiği, bir kız çocuğunun okula giderken ölümle karşılaşmadığı bir dünya kurulursa işte o zaman Kadınlar Günü yalnızca bir anma günü değil, gerçekten kutlanabilecek bir gün olacaktır.
Ve o güne kadar, bugün; insanlığın kendi vicdanı ile yüzleştiği , hem öldürülen kadınların hem de İran’da bir okulun enkazı altında kalan o küçük kız çocuklarının hatırasına, sessiz ama derin bir söz olarak kalacaktır.