Yaptım, Oldu!..

Devrimler yalnızca iktidarı değil, kuralları da değiştirir. Güç kimdeyse kanunu o yazar, düzeni o kurar. Tarih ise her devrimin ardında bekleyen mağdurlar ve yeni iktidar hesaplarıyla doludur.


 

Süresi, şekli ve amacı değişmekle birlikte devrim, devrimdir. Ancak devrimler istisnasız herkese uyacak diye bir kaide barındırmazlar. Zaten mevcut durumdan hoşnut olanlara karşı, rahatsız olanlar tarafından gerçekleştirildiğinden, işin sonunda ortaya koyulacak yeni sistem, ardında diş bileyen, zamanı kollayan mağdurlar bırakırlar her zaman... Kazanan ise şüphesiz yine güçlü olanlar olacaktır. Oyunun yeni kurallarını yine güçlü olan koyacak, kanunları yine güçlü olan yazacak, hükmü yine güçlü olan kuracak ve infazı da yine güçlü olan yerine getirecektir. Nispetince kendi burjivazisini, kendi sanatını, kendi ideolojisini yaratmakla kalmayıp, ayakta durabilmek için işi dayatmaya kadar vardırmakta tereddüt etmeyecek, geride bıraktığı mağdurların potansiyelini göz ardı etmeyecektir.

 

Bu sebeple de kalkışmada başarısız olanlar için ağır bedeller vardır. Diyelim ki; başarıldı. Bu defa da devrildikleri zaman başlarına gelecekler, iktidarları boyunca yaptıklarıyla mütekabildir. Bunu her devrimci bilir. Başaranın yeri ve yapacakları, başaramayanın yeri ve akibeti nettir...

 

İster aydınlanmacı, ister gerici diye adlandırılsın, devrimlerin bu türlü tanımları kişilere göre değişir. Duvarın önü ya da arkası, duvarın ne tarafında olduğunuza bağlı neticede...

 

Gel gelelim, 'Dünyanın en iyi ayakkabısını yapsanız, tüm ayakkabı otoriteleri 'Ayakkabı budur!' da deseler, ayağına giyecek olan bir başkasıdır ve giyenin ayağını vurduktan sonra derisinin, dikişinin, köselesinin kıymeti yoktur.' gibi bir şey söyler Prof. Ahmet Arslan, tam ifadesi böyle olmasa da... Anlayacağınız 'Bu doğrudur!', 'Bu en iyisidir!' denebilecek ve herkesin onaylayacağı bir yönetim şekli halen icad edilememiştir. Tamamı tartışmalıdır. Atina 150 senede 5 farklı yönetim şekli uyguladı. Aristokrasi, monarşi, tiranlık, demokrasi, oligarşi...

 

Bu tartışmaları en aza indirgeyecek olan ise siyasiler tarafından bilinir ki 'Bir Büyük Ben' icad etmektir. Aynı zamanda ortada bir suç işlenmiş ise 'Hafifletici Neden...' olarak da bir koruma sağlama ihtimali yaratır. İşin bu boyutunda siyasetçiler teokrasiye başvururlar. 'Ben demiyorum, Tanrı diyor.', 'Nas var! Sana, bana ne oluyor?' söylemleri gün yüzüne çıkar.

 

Öyle ise çok uzatmayıp, konuya gelelim. Tüm bu akıl yürütmeler ışığında ve bilimin eşliğinde, bu çağda dünya üzerinde etkili olan ne tür başına buyruk iş görüp, sonrasını düşünmeksizin karar alan hükümetler var ise, asla gitmemek üzere siyaset etmektedirler. Hatta bu işi öyle yaparlar ki, kendilerine hizmet edecek başkaca irili ufaklı erkleri de bu minvalde kollamak zorundadırlar.

 

Bugün oval ofiste bir çeşit ritüel ile kutsananların durumu budur. Hiçbir kural, yönerge ve kanun tanımaksızın yaptıkları icraatların alt metninde 'Gitmeyeceğiz!' yemini vardır. Zira devrimi yaptılar.